Ergenekon Kimin Eseri? Bir Genç Yetişkinin Duygusal Yolculuğu
Bir Sabah Kayseri’de Uyanmak
Sabah saatlerinde Kayseri’nin o güzel havasında gözlerimi açarken, aklımda yine aynı sorular vardı. Geçen hafta okuduğum bir haberin yankıları hala kulaklarımda çınlıyordu. “Ergenekon kimin eseri?” diye sormuştum, fakat cevabını ararken kendimi bir türlü bulamıyordum. Bu soru, o kadar karmaşık bir hale gelmişti ki, kafamda hep bir bulmaca gibi dönüp duruyordu. Kimseye soramıyordum, çünkü sorunun cevabı aslında kendi içimde gizliydi ve belki de o cevaba ulaşabilmek için daha fazla düşünmem gerekiyordu.
O gün Kayseri’deki bir kafeye gitmeye karar verdim. Hava da tam içimi ısıtacak kadar güzeldi. Genelde yalnız gitmeyi tercih ederim, çünkü insanlarla konuşmak bazen beni çok yoruyor. Ama o sabah, kafede tek başıma otururken de kendimi yalnız hissetmedim. Herkesin konuşmalarını duyabiliyor, kahvelerinin köpüklerine karışan sohbetlere kulak misafiri olabiliyordum. Ama bir yandan da, içimde derin bir boşluk vardı. Bir şeyler eksikti ve ben o eksik olan şeyi arıyordum. Ergenekon, belki de o boşluğun tam ortasında duruyordu.
Kayseri’nin Sokaklarında, Bir Kitapçıda
Kayseri’nin dar sokaklarında yürürken bir anda gözüm eski bir kitapçıya takıldı. İçeri girdiğimde, eski raflardan çıkmış o tozlu kitap kokusu beni hemen sarhoş etti. Kitaplar benim için her zaman bir kaçıştı, bir yansıma, bir nevi kimlik bulma yoluydu. Ergenekon’un kimin eseri olduğunu öğrenmek için belki de bu kitapçıda doğru yerdesin dedim kendi kendime. Birden, gözüm raflardaki kitaplardan birine takıldı. Evet, işte o kitap. “Ergenekon ve Türkiye’nin Derin Tarihi”. Kapağında büyük harflerle yazıyordu. İçimi bir heyecan sarmıştı ama aynı zamanda hafif bir endişe de vardı. Okumalı mıydım? Yoksa bu kitaptan sonra kafam daha da karışır mıydı?
Düşünmeden elimi uzattım ve kitabı aldım. Kitapçı, beni göz ucuyla izliyordu. Sanırım fark etmişti, bu kitabı almaya kararlı olduğumu. Yavaşça kasaya doğru ilerlerken, kitapçıya baktım. “Bu kitap gerçekten de çok önemli,” dedi. “Ama içinde kaybolursanız, çıkmak kolay olmayabilir.” Benim için bu, aslında bir uyarıydı. Kayseri’deki bir kitapçıda bulduğum bu kitap, bana sadece Ergenekon’un kimliğini anlatan bir eseri değil, aynı zamanda kendi iç yolculuğumu anlatan bir rehber gibi göründü.
Kitapla Yüzleşmek
Eve gittiğimde kitabı elime aldım ve okumaya başladım. Ergenekon, içimdeki bir boşluğu dolduracak mıydı? Cevabı merak ediyordum ama aynı zamanda, bana daha fazla karanlık getirip getirmeyeceği de endişelendiriyordu. Kitabın sayfalarını çevirdikçe, içinde kaybolmaya başladım. Yazar, zamanın içindeki derin boşlukları öyle bir şekilde anlatıyordu ki, bir süre sonra sadece kitapla değil, kendi düşüncelerimle de yüzleşmeye başladım.
“Ergenekon kimin eseri?” sorusu, bir kitapla başladığı yolculuktan çok daha derin bir hale gelmişti. Yavaşça, bir yandan kendime bu soruyu sorarken, diğer yandan insanların hayatını etkileyen bir dava nasıl bu kadar büyük bir eser olabilirdi diye düşünüyordum. Kitabın sayfaları ilerledikçe, farklı hayatların kesiştiği o anları, arka planda dönen oyunları, yargılananları ve davanın etkilerini anlamaya başladım. Ama her şey bir yanda da karışıktı. Kimse neyin doğru olduğunu gerçekten bilmiyordu. Bu belirsizlik, beni içsel olarak zorlamaya başladı.
Yalnızlık ve Hayal Kırıklığı
Kitabın sonlarına doğru gelirken, bir noktada yalnızlıkla yüzleşmeye başladım. Her sayfa, biraz daha boşluk bırakıyordu. O an anlamıştım, “Ergenekon kimin eseri?” sorusu aslında toplumsal bir mesele olmaktan çok, bireysel bir düşünceye dönüştü. Kitap, bana sadece bir hikaye değil, bir kavramı ve onun içindeki parçaları anlamaya çalışırken, duygularımı kaybetmemeyi öğretmeye başladı. Evet, ben bir genç yetişkin olarak duygularımı saklamıyordum ama bu kadar karmaşık bir konuda, ne hissettiğimi anlatmak da o kadar kolay değildi.
Kayseri’de bir gece, içimdeki tüm düşüncelerle baş başa kaldığımda, “Ergenekon kimin eseri?” sorusunun cevabını bulamadım. Ama o an fark ettim ki, bu soru aslında bir parça umutla, bir parça kayıpla, bir parça da hayal kırıklığıyla birlikteydi.
Sonuçta
Sonunda, Kayseri’nin o sakin akşamında, evime dönerken “Ergenekon kimin eseri?” sorusunun cevabını bulmak için daha fazla zaman harcamam gerektiğini düşündüm. Çünkü cevabın yalnızca kitaplarda veya dışarıda aradığım bir şey olmadığını, içimdeki bir yerde olduğunu fark ettim. Belki de herkesin içinde farklı bir Ergenekon vardı ve bu soru, sadece cevapsız kalmak için var oluyordu. Bunu kabullenmek belki de biraz daha büyümekti. Ve belki de bu soruyu sormak, insanın en çok ihtiyaç duyduğu şeydi: Kendini bulmak.
Ergenekon, herkesin hikâyesinde farklı bir şekilde var oluyordu ve belki de bu eser, her birimizin içinde şekillenen bir başka eserdi.